Farkındalık

Doğanın Eseri

Ormandaki hayvanların seslerinden mi korkarız? Üzerimizden Uuuuuuuuuuuuuuuw diye bir baykuş geçse kanatlarıyla, o bol oksijenli yerde, neden kalbimiz güm güm atar?
Uzun zamandır yazmak istiyordum. Ve son bir haftadır bizim köyün dağlarını tepelerini keşfe çıkıyorum Suzi ile. Suzi köpeğim olur. Doğanın tam ortasında yaşamak elbette bir ayrıcalık. Hele ki kış aylarında buralar bir harika. Yemyeşil çimler, otlar, ağaçlar.. Dağlar, taşlar, kayalar… Bizim yürüdüğümüz yolda bazı mantarlar var. İrili ufaklı ama bunlar yenilen cinsten değil. Zehirli. Tam da tarihi kalıntıların oradaki patika yollardan yürüyoruz. Doğa kendini öyle bir sermiş ki önümüze, içine girip te aşık olmamak, büyülenmemek mümkün değil. Yani o mantarın zehirli olmadığını nereden bileceksin ki? Doğanın sesini ve kendi iç sesini dinlediğin zaman, zehirli olup olmadığını sana söylüyor zaten. Mantarla, veya herhangi bir bitki ile iletişime geçiyorsun zaten. Ben Zehirliyim diyor sana. Bak, Dokun ama beni Yeme diyor zaten.
Sonra tarihi kalıntıların olduğu yerde, iki tane mezar taşı görüyoruz Suzi ile. Gidiyorum, taşlara dokunuyorum. Tabi ki zaman içinde depremlerle veya yağmalamalarla taşlar yer değiştirmiş, yan yatmış, yamuk yumuk toprağa gömülmüş. Dokunuyorum. Konuşuyorum. “Hey sen orada yatan, huzurlu musun?”. İletişim yine başlıyor. “Huzurluyum, peki ya sen? “ diyor taşın altındaki ses. “Ben de huzurluyum” diyorum. Sonra işte bu diyorum kendime. Zaten doğa ile iletişimdeyiz. Önemli olan onu dinlemeyi, duymayı başarmak. Bitkilerin, ölülerin, diğer canlıların, insanların ruhları ile temasta olmak. Bu zaten tüm evrenle temasta olmak değil de ne? Hepimiz enerji boyutunda iletişim kurmuyor muyuz normalde? İletişim ilk bu şekilde başlıyor zaten. Sonra karşılaşmamız gerekiyor. Ve birbirimizi dinlememiz, duymamız ve anlamamız gerekiyor. Doğa basit gözükse de, o da aslında karmaşık. Bir ormanın içine girdiğinizde herşey aynı mı? Hayır. Binbir çeşit gözle görünen ve görünmeyen canlı yaşıyor orada. Acaba ne konuşmalar geçiyordur aralarında. Peki biz neden en çok yeşil rengini görüyoruz doğada? Çimler yeşil, ağaçlar yeşil, otlar yeşil. Diğer şeyler daha bir kahverengi. Fakat genelde yeşil herşey. Yeşil Kalp Chakrasının rengi diyorlar. Doğada aldığımız oksijen akciğerlerimize gidiyor, oradan tüm bedendeki hücrelere akıyor. Kalp bölgemiz sağlıklı olduğu zaman, daha rahat nefes alabiliyoruz ve nasıl oluyor da içimiz sevgi ile doluyor. Belki de doğa içimizde eksik olan sevgiyi veya bize fazla gelen sevgiyi dengelemeyi biliyor. Bir ormanın ortasında oturduğunuz zaman illaha sevgi mi hissederiz? Hava kararmış, gece olmuş, öyle bir oturun bakalım, sevgiyi mi hissedeceksiniz. Sevgi yerine biraz korku hissetmek daha mümkün. Gece olduğu zaman doğada neden korkarız? Önümüzdekini, etrafımızdakini görememekten mi korkarız? Ormandaki hayvanların seslerinden mi korkarız? Üzerimizden Uuuuuuuuuuuuuuuw diye bir baykuş geçse kanatlarıyla, o bol oksijenli yerde, neden kalbimiz güm güm atar? Gündüz iyiydik te gece neden sevgi yerine kalbimizde korku oluşur? Doğaya güvenmek gerekmez mi? Gündüz doğaya güven, heryer yeşil, herşey güzel, havayı içine çek. Gece tam tersi neden? Gece, Yin enerjisi derler. Karanlık ya. Karanlık tarafımız. O zaman gündüz yang enerjisi oluyor, aydınlık tarafımız. Yin, durağanlık, yang aktiflik. Yani gece ormandayken yürümek yerine, duralım mı? Gündüz ormandayken dursak olmaz mı, gece de yürüyelim? Yin ve yang bütün olduğu zaman bir oluruz. Yini yangden ayırmam, yangi yinden ayırmam. İkisine de ihtiyacım var. Yani diyelim ki, yogada asanaları çalışıyoruz. Benim yogaya bakış açım yoganın bütünselliği yönünde. Asana çalışması yaptığım zaman, yin ve yangi bir arada kullanıyorum. Aktif enerjili asanalardan sonra biraz durağan enerjiyi harekete geçirecek uzun duruşlar lazım. Yani bedeni sürekli koştur koştur koştur, veya sürekli dur dur dur hiç bana göre değil. Çok özel durumlar dışında, mesela, çok yorgunum, ama illaha asana çalışmak istiyorum, duruşlarda uzun kalarak, kaslarımı ve eklemlerimi aktif kullanmadan, yin enerjisini hissetmeyi seviyorum. Ya da gider yatarım, uzanırım, bu da bir yin çalışması. Durmak. Sadece Dur.
İşte, doğada da bu böyle. Hem yin hem yang bir arada. Duygular da bir arada. Sevgi, korku, güven, güvensizlik, endişe, kararlılık, cesaret, emin olmama, kaybolmak vesaire vesaire. Gece de gündüz de farklı görünse de herşey, gece gecedir gündüz gündüzdür. Kendimi doğadan ayrı tutmam mümkün mü? Aslında değil. Ben de doğanın bir parçasıyım. O zaman insan olarak benim de içimde görünenden fazlası var.
Bildiğimi, gördüğümü, deneyimlediğimi anlatıyorum. Başka yaptığım birşey yok. Bildiğim, gördüğüm, deneyimlediklerim de zaman içinde değişiyor. Bu yüzden çok ta fazla birşey bilmiyorum desem yeridir. Neyi biliyoruz ki zaten? Veya neyi bilmiyoruz ki? Hiç düşündünüz mü onca okul, onca eğitiminiz, size sorsam “hayatı biliyor musun? Aşkı biliyor musun? Tanrı’yı biliyor musun? Kendini biliyor musun? Yaptığın işi biliyor musun? Mutlu musun?”. “biliyorum” diye mi cevap verirsiniz? “Bilmiyorum” diye mi cevap verirsiniz. Bir düşünün. Bana sorsanız bildiklerimi anlatır, bilmediklerimi anlatmam. Araştırmaya, keşfetmeye devam ederim. Bildiklerim sonradan da değişebilir, bilmediklerimi bildiğimi farkederim.
Doğa bize öğretir, herşeyi öğretir, tüm duyguları öğretir. Peki doğadan öğrendiklerimizi biz bir başkasına, kendimize veya doğaya geri öğretebilir miyiz? Öğretmek başlıbaşına bir seçimdir. Öğretmek istersen öğretirsin. Öğrenmek istersen de öğrenirsin. Bildiğini öğretirsin, bilmediğini öğrenirsin. Hiç birşey bize ait değil, hiç bir bilgi de bize ait değil. Sadece deneyimleyebilirsin. İçinde merak var. Merakı olmayan bir insan, yaşamayan bir insandır. Merakın olmazsa, ne öğretirsin, ne öğrenirsin. Bana diyebilir misin,”Sen şarkı söylemeyi öğretemezsin, çünkü bunun eğitimi almadın, öğrenmedin!”.  Peki sana desem, “Evet, şarkı söylemeyi biryerden, bir kimseden öğrenmedim ama hayatım boyunca şarkı söyledim, ve sana sesini nasıl kullanacağını ancak kendi söylediğim şarkılarla öğretebilirim, sana bu şarkıları söyletebilirim.” Sana bildiğimi öğretebilirim, bilmediğimi öğretemem. Çünkü ben de, insanlığın başlangıcından beri var olmuş diğer insanlar gibi yaşıyorum ve deneyimliyorum. Deneyimlediklerimi aktarıyorum. O zaman senin önyargıların, dar bakış açın beni durdurmak istiyor olamaz mı? Peki bana desen, “ben 30 senedir meditasyon yapıyorum, bunu öğrendim, sen bunu bilmiyorsun, sakın başkalarına gösterme”. Ben ne derim sana biliyor musun? “30 senedir meditasyon yapmışsın ama benim meditasyon hakkında bildiklerimi bilmiyorsun, gel sana göstereyim.” Eğer meraklıysan, bildiklerimi öğrenmeye çalışırsın, eğer meraklı değilsen böyle gidersin.
Doğanın bize anlatmaya çalıştığı şey, tam da budur işte! Doğal ol, doğa ol, meraklı ol, cesaretli ol, keşfet, yol al, dur, araştır, sev, kork, otur, koş, ne yaparsan yap, kendin ol. Egonun kurbanı olma. Egosunun kurbanı olan bir bitki hemen solar, renk değiştirir, ölür. Uzun soluklu güzel bir yaşam için dengede ol.  Aynı doğa gibi.
Şimdi bir şiir ile bitiyorum.
Ne Mevlana’dan, ne Osho’dan, ne de Einstein’dan. Hepsine saygım var, o ayrı.
Doğada bir gün, sende bir gece
Kal bir başına, gör olanları
Olmak gibisi olmak, bulmak gibi bulmak
Bir varsın bir yoksun
İstersen yine varsın istersen yine yoksun
Ebediyen ruhunla başbaşa
Kal bu gece
Doğanın gönlünü çel
Sev tüm karıncaları
Bir domuz girmiş buralara belli
Karıştırmış yine tüm otları.
Haydi sevgiyle kalın,
Tekrar görüşürüz
J

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s